Mavi Marmara Gazze Özgürlük Filosu , Tüm Mazlumlar Adına Dünya İçin Umut Işığıdır

''Mavi Marmara tüm mazlumlar adına dünya için umut ışığıdır'' diyen Mavi Marmara Özgürlük ve Dayanışma Derneği Kurucu Başkanı İsmail Yılmaz, 'Filistin'in özgür haklarını alana kadar, Mescid-i Aksa özgürleşene kadar, Türkiye olarak, vicdanlı insanlar olarak bu mücadelemiz sürecek' dedi.

Mavi Marmara Gazze Özgürlük Filosu , Tüm Mazlumlar Adına Dünya İçin Umut Işığıdır

 Mavi Marmara; 93 m. uzunluğunda, 20 m. eninde ve 1.080 kişi sığalı Türkiye yolcu gemisi.

Türkiye Gemi Sanayi A.Ş tarafından imalatı 9 Kasım 1994 tarihinde tamamlandı.

İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş. tarafından Sarayburnu hattında yolcu taşımacılığında kullanılan gemi

2010 yılında İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından 800.000 $ bedelle satın alınmıştır.

Satın alındıktan sekiz yıl sonra yüksek bakım maliyetlerinden dolayı satılmasına ve

gelirinin Gazze halkı yararına kullanılmasına karar verilmiş, Koza Deniz Nakliyat'ın sahibi Erdoğan Tümsek tarafından satın alınmıştır.

 Mavi Marmara yolcu gemisi, 2010 yılında İnsani Yardım Vakfı tarafında yoksul, ezilen sömürülen insanlara yardım amacıyla satın alınmıştır.

Umutlarla satın alınan bu yolcu gemisi, Türkiye’nin diğer ülkelere yardım ellerini götürecekti. Alınması ile birlikte hızlı bir şekilde faaliyetlerini gerçekleştirecekti.

Bu amaçla Mavi Marmara, İnsan Yardım Vakfı’nın organizasyonu ile İsrail ablukasındaki Gazze’ye yardım malzemeleri götürmek üzere

bir yardımsever grupla yola çıktı 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze yakınlarına ulaşan yardım gemisi, uluslararası sularda

İsrail Ordusunun gemiye asker çıkartması sebebiyle yardım organizasyonu amacına ulaşamadı.

mavi marmara

Ve Mavi Maramara Katliamı


Mavi Marmara katliamı, Gazze filosu saldırısı veya Deniz Meltemi Harekatı nasıl adlandırmak istiyorsanız isteyin.

Bu isimler hep bir olaya çıkıyor. Gazze’ye yardım taşıyan tam 6 gemi vardı.  Bu gemilere uluslar arası sularda

31 Mayıs 2010 tarihlerinde saldırı gerçekleşti.

Bu saldırı Mavi Marmara yardım gemisinde bulunan aktivistlerden bir kısmının öldürülmesi,

bir kısmının yaralanması ve gemilerin yolcularıyla birlikte rehin alınmasıyla sonuçlandı.

O kadar gemi içinde Türk gemisine saldırılması planlanmış bir şeydir.

Bakıldığı zaman 663 yolcunun olduğu gemilerde sadece 38 Türk vatandaşı vardı.

Bu saldırılar Mavi Marmara’ya ve burada bulunan Türklere yapılmıştır. İsrail Askerlerinin başlattığı katliam sonucu 8 Türk

ve 1 Türk asıllı Amerikan vatandaşı toplam 9 Türk öldürülmüştür.

Bu saldırılar sonucu 23 ağır 54 kişi de yaralanmıştı. İsrail tarafından tutsak edilen Mavi Marmara Gemisi Aşdod limanına demirlenmişti.

Mavi Marmara Ancak 3 ay sonra Türkiye'ye gönderilmiştir.

Mavi Marmara Şehitleri
Türk asıllı Amerikan vatandaşı Furkan Doğan (19)
Saadet Partisi Siirt İl Müfettişi İbrahim Bilgen (61)
Gazeteci Cevdet Kılıçlar (38)
Milli Hakem Çetin Topçuoğlu (53)
İnsani Yardım Vakfı Çalışanı Necdet Yıldırım (32)
Testilci Cengiz Songür (47)
Anadolu Gençlik Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Akyüz (41)
AY-DER Yönetim Başkanı Ali Haydar Bengi (39)


Mavi Marmara'nın En Genç Şehidi
Furkan Doğan, Türk Asıllı Amerikan Vatandaşı idi.Doğan, İsrail askerlerinin saldırılarını görüntülemek

ve dünyaya yaymak için mücadele etmiş ancak İsrail askerlerinin fark etmesi sonucu feci bir şekilde darp edilerek öldürülmüştür.

furkan doğan

Mavi Marmara’dan Sonra Yaşananlar
Dünyanın her tarafından yapılan bu insani yardım sonucu katledilen insanlar için sokağa döküldü, İsrail ürünleri boykot edildi.
Abluka altında bulunan Gazze ablukası hafifletildi
İsrail,  Askerlerine soruşturma açıldığı belirtildi halen de tam olarak ne gibi bir ceza belirlediği belli değildir.
BM, Mavi Marmara gemisine yönelik bu baskıları kınayarak, bağımsız ve şeffaf uluslararası standartlarda bir soruşturma açılması çağrısında bulundu.
Türkiye- İsrail ilişkileri koptu.

İsrail’in 30 Mayıs 2010 gecesi Gazze Özgürlük Filosu’na yönelik gerçekleştirdiği,

kamuoyunda “Mavi Marmara” olayı olarak anılan saldırının üzerinden YILLAR geçti. 10 sivil yardım gönüllüsünün hayatını kaybettiği,

50’den fazlasının yaralandığı saldırı; hukuki, siyasi, ekonomik ve hatta askerî açıdan birçok sonuç doğurdu.

Mavi Marmara neden yola çıktı?
1948 yılında kuruluşu ilan eden İsrail, Arap ülkeleriyle girdiği savaş sonrasında İngiliz manda rejimi döneminde ele geçirdiği toprakları genişleterek

1 milyondan fazla Filistinliyi topraklarını terk etmek zorunda bıraktı. 1967 Savaşı’ndan sonra İsrail işgali, Suriye’nin Golan Tepeleri’ne,

Mısır’ın Sina Yarımadası’na, Gazze ve Batı Şeria’ya kadar genişledi. İşgal devleti İsrail, Oslo görüşmelerinde Batı Şeria ve Gazze topraklarında Yaser Arafat liderliğinde bir Filistin Devleti’nin varlığını tanısa da buralarda kurduğu yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin sayısını her geçen gün arttırdı. 2005 yılına gelindiğinde İsrail, Gazze’deki yerleşim birimlerini boşaltarak bölgeden çekilme kararı aldı. 25 Ocak 2006’da yapılan seçimlerde Hamas’ın sandıktan en çok oyu alan parti olarak çıkması, hâlihazırda devam eden Filistin-İsrail çatışmasını farklı bir boyuta taşıdı.

Bir taraftan İsrail’in ve bazı Batılı devletlerin Hamas’ı siyasi bir aktör olarak tanımamaları diğer taraftan el-Fetih’in Hamas’ın galibiyetini kabullenmemesiyle silahlı çatışmaların yaşanması, Hamas hükümetinin ömrünü kısalttı. Nihayetinde Filistin’de Batı Şeria’yı Mahmud Abbas liderliğindeki el-Fetih’in; Gazze’yi de Halid Meşal liderliğindeki Hamas’ın kontrol ettiği iki farklı yönetim ortaya çıktı. İsrail, 19 Eylül 2007’de terör örgütü olarak kabul ettiği Hamas’ın kontrolündeki Gazze’yi “düşman bölge” ilan ederek mal ve eşya giriş çıkışını kısıtlayacağını duyurdu ve bölgeye 6 Ocak 2009’da deniz ablukası başlattı. Gazze’deki Yaser Arafat Uluslararası Havaalanı da 2001 yılında İsrail tarafından bombalandığı için zaten kullanılamaz durumdaydı; dolayısıyla İsrail’in Gazze’yi kara, deniz ve havadan abluka altına alarak 14 yıldır sürdürdüğü esaret bu şekilde başlamış oldu.

Deniz harbine ilişkin örfi uluslararası hukuk kurallarını içeren 1994 tarihli Denizdeki Silahlı Çatışmalara Uygulanabilir Uluslararası Hukuka İlişkin San Remo El Kitabı (The San Remo Manual on International Law Applicable to Armed Conflict at Sea/SRM) ablukayı bir harp metodu olarak kabul etmekle birlikte bazı şartlara bağlamaktadır. SRM’ye göre ablukanın uygulanabilmesi için uluslararası bir çatışmanın var olması gerekmektedir. İsrail-Filistin arasında yaşanan çatışmaların mahiyeti ile ilgili farklı yorumlar bulunmaktadır.[1] Bu tartışmalara girmeksizin mevcut gerilim uluslararası bir çatışma olarak değerlendirildiğinde dahi uygulanışı itibarıyla ablukanın uluslararası hukuk kurallarını ihlal ettiği açıktır.

İsrail’in Gazze’ye uyguladığı abluka, üç boyutta Cenevre Sözleşmelerini, Lahey Yönetmeliğini ve uluslararası insancıl hukuku ihlal etmektedir. 1907 Lahey Yönetmeliği 50. maddesine ve III. Cenevre Sözleşmesi 87. maddesine göre; şahısların eylemleri dikkate alınarak münferit olaylar üzerinden toplu cezalandırmaya gidilemez. Cenevre Sözleşmesi I No.lu Ek Protokol madde 51, 54(1) ve II No.lu Protokol madde 14’te açlığın savaş silahı olarak kullanılamayacağı ve ablukayla sağlanacak kazancın sivil halkın uğradığı zarardan daha fazla olmaması gerektiği (orantılılık ilkesi) ifade edilmektedir. IV. Cenevre Sözleşmesi madde 17 ve 23, I No.lu Ek Protokol madde 70 ve 71’de de sivillerin zarar gördüğü ve yardıma ihtiyaç duyduğu durumlarda insani yardımın ulaştırılması ve insani yardım görevlilerinin korunması gerektiğine dikkat çekilmektedir.[2]

İsrail, abluka yoluyla bütün Gazze halkını Hamas’ı seçtiği için cezalandırmakta, böylelikle “toplu cezalandırma yasağı”nı ihlal etmektedir. Abluka sebebiyle Gazze’de yaşayan halkın %80’i insani yardıma ihtiyaç duyar hâle gelmiştir. Bölgede işsizlik oranı %52’ye[3] yoksulluk oranı ise %53’e yükselmiştir. Aşırı yoksulluk oranının[4] ise %33,8 olduğu bildirilmektedir.[5] Abluka, insani sonuçları açısından “orantılılık ilkesi”ni ihlal etmektedir. İsrail ayrıca bir insani yardım organizasyonu olan Gazze Özgürlük Filosu’na saldırarak ihlallerinin boyutunu daha da derinleştirmiştir.

Mavi Marmara’da ne oldu?
Free Gaza Movement[6] 2007 yılı Ağustos-Aralık arası dönemde küçük teknelerle denizden Gazze’ye ulaşma girişimlerinde bulundu. Bu girişimlerin beşinde başarılı oldu. Aralık 2009’da Viva Palestina ve İHH İnsani Yardım Vakfı “Filistin’e Yol Açık (Viva Palestina)” adıyla bir kara konvoyu organize etti. Bütün engellemelere rağmen konvoy Gazze’ye ulaşmayı başardı. Daha sonra The European Campaign to End the Siege on Gaza, The Free Gaza Movement, İHH İnsani Yardım Vakfı, The International Committee to Lift the Siege on Gaza, Ship to Gaza Greece ve Ship to Gaza Sweden öncüllerinin oluşturduğu daha kapsamlı olan “Gazze Özgürlük Filosu” çalışmalarına başlandı. Akdeniz’de uluslararası sularda bir araya gelen filo, dünyanın 37 ülkesinden yaklaşık 700 gönüllüsüyle birlikte 30 Mayıs 2010’da rotasını Gazze’ye çevirdi. Filo ile Filistin’deki insani duruma dünya kamuoyunun dikkatini çekmek, işgal devleti İsrail’in uyguladığı hukuksuz ablukayı kırarak kalıcı bir insani yardım koridoru oluşturmak ve insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak amaçlanıyordu.[7]

30 Mayıs gecesi İsrail askerlerinin filo katılımcılarını taşıyan Mavi Marmara gemisine yönelik başlattıkları saldırı, 31 Mayıs sabahı 05:17’de işgal ordusu askerlerinin geminin kontrolünü ele geçirmesiyle son buldu. Savaş gemileri ve helikopterlerle çevrelenen Gazze Özgürlük Filosu gemilerine ses, sis, gaz bombaları, plastik ve gerçek mermilerle yapılan saldırılar canlı yayınlarla dünya kamuoyuna duyuruldu. Mavi Marmara dokuz şehit ve 50’den fazla yaralı ile birlikte İsrail askerlerinin fiziksel ve psikolojik işkencesi eşliğinde Aşdot Limanı’na çekildi. Yaralılardan birinin daha sonra yaşamını yitirmesiyle saldırıda ölenlerin sayısı 10’a yükseldi. Aşdot Limanı’nda yapılan sorgulamalarından sonra Berşeva Hapishanesi’ne götürülen yolcular, 3 Haziran’da Türkiye’ye gönderildi.

İsrail’in Gazze Özgürlük Filosu’na yönelik saldırısı, insani yardım taşıyan gemilere yönelik uluslararası sularda gerçekleştirildiği ve silahsız sivil gönüllülere aşırı güç kullanıldığı için uluslararası hukuk teamüllerine aykırıdır. Bunun dışında saldırı ve gözaltı süreçlerinde işgalci İsrail askerlerinin gerçekleştirdiği hak ihlalleri altı başlık altında incelenebilir.

Yaşam hakkı ihlalleri: BM Uluslararası Vaka İnceleme Heyeti’nin açıklamasına göre, İsrail askerlerinin Mavi Marmara’ya saldırıları sırasında uyguladıkları güç; gereksiz, aşırı, orantısız ve uygunsuzdur. Adli tıp raporlarına göre en az altı kişi keyfî bir şekilde yakın mesafeden ateş edilerek öldürülmüştür.[8]
İşkence ve diğer insanlık dışı zalimane ve onur kırıcı muamele ya da cezalandırmalar: Filo yolcuları, gemilerde ve sorgulama esnasında uzun süreli ve acı veren kelepçeleme, fiziksel koşulların kasıtlı olarak zorlaştırılması, hakaret, alıkonulan insanların kalabalıklar önünde yürütülerek aşağılanmaları, darp, yabancı dilde hazırlanmış belgeleri imzalamaya zorlanma gibi uygulamalara maruz bırakılmıştır.
Kişinin özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali: Hiçbir bilgilendirme yapılmadan insani olmayan koşullarda keyfî ve illegal tutuklamalar yapılmıştır.
Gözaltındaki kişilere insani muamele yapılması ve doğuştan sahip olunan insanlık onuruna saygı gösterilmesi hakkının ihlali: Gözaltına alınanlar olayın başlangıcında; aileleriyle görüşme, avukat tutma, konsolosluk yetkilileriyle görüşme gibi haklardan mahrum edilmiştir.
Mülkiyet hakkı ihlali: İsrail otoriteleri, yardım için toplanmış yüklü miktarda nakit paraya; cep telefonu, bilgisayar, fotoğraf makinesi gibi onlarca elektronik eşyaya; pasaportlara ve yolculara ait kişisel eşyalara el koymuştur; bunların birçoğu geri verilmemiştir.
Haberleşme özgürlüğünün engellenmesi: Saldırı esnasında İsrail askerleri tarafından uydu bağlantısı kesilerek Mavi Marmara’dan haber alınması engellenmiştir. Ayrıca bir gazeteci fotoğraf çekerken yakın mesafeden vurularak öldürülmüştür.
Mavi Marmara Hukuk Mücadelesi
Saldırının hemen akabinde Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde İsrailli üst düzey askerî ve siyasi yetkililer hakkında mağdurlar tarafından şikâyette bulunulmuştur. Türkiye’deki şikâyetler 2012 yılında bir ceza davasında birleştirilmiştir. 78’i yabancı 502 müştekinin yer aldığı davada dört sanığın yargılanmasına başlanmıştır: Dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Gavriel Ashkenazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Eliezer Marom, Hava Kuvvetleri İstihbarat Sorumlusu Tuğgeneral Avishai Levi, İsrail İstihbarat Başkanı Tümgeneral Amos Yadlin.

Ancak 28 Ağustos 2016’da Türkiye ve İsrail arasında yapılan anlaşma gerekçe gösterilerek 9 Aralık 2016’da mağdur avukatlarının itirazlarına rağmen Mavi Marmara Davası düşürülmüştür. Dosya İstinaf Mahkemesi incelemesinde olup hâlen karar tesis edilmemiştir.

Diğer taraftan Kayseri, Denizli, Diyarbakır, Ankara, İzmir, Konya, Erzurum, Batman ve İstanbul’da toplam talep edilen tutarın 23 milyon Türk lirası civarında olduğu 85 tazminat davası devam etmektedir. İsrail ve Türkiye arasında yapılan usul anlaşması nedeniyle bu davalardan bir tazminat sorumluluğu doğması hâlinde ödeme sorumluluğunu Türkiye Cumhuriyeti üstlenecektir. Bu sebeple tazminat davalarına T.C. Maliye Bakanlığı hazinesi taraf olarak eklenmiştir.

Dünyanın farklı yerlerinde de Mavi Marmara katılımcılarının açtığı davalar görülmüştür. İspanyol katılımcıların yaptığı suç duyurusu sonucu açılan soruşturmada, aralarında Başbakan Benyamin Netanyahu, dönemin Savunma Bakanı Ehud Barak ve dönemin Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın da olduğu yedi üst düzey İsrailli yönetici hakkında tutuklama kararı verilmiştir.

Amerikan vatandaşı olan şehit Furkan Doğan’ın ailesi tarafından ABD’de açılan davada Türkiye-İsrail anlaşması gerekçe gösterilerek davanın düşürülmesine hükmedilse de dava, henüz kesin karara bağlanmamıştır.

Mavi Marmara gemisi katılımcıları arasında bulunan Güney Afrika vatandaşı gazeteci Gadija Davids’in Ocak 2011’de avukatları aracılığıyla Güney Afrika Polis Teşkilatı ve Güney Afrika Başsavcılığı Ulusal Başkanlığı’na, saldırı sırasında uluslararası suçlar işleyen İsrailli sorumlulara yönelik cezai soruşturma başlatılması yönünde talepte bulunması sonrasında soruşturma dosyası hazırlanmış ve İsrailli sanıkların isimleri sınırlara bildirilerek Güney Afrika’ya girdikleri takdirde yakalanmaları talep edilmiştir.

2013 yılında da Komor Devleti adına Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) başvuru yapılmıştır. Kamboçya ve Yunanistan da daha sonra bu başvuruya dâhil olmuştur. 6 Kasım 2014 tarihli savcılık kararında İsrail’in Gazze’de işgalci olduğu vurgulanarak filoya yönelik saldırıda “kasten adam öldürme, kasten yaralama ve insan onuruna aykırı davranış” gibi suçlarla Roma Sözleşmesi kapsamında “savaş suçu” işlendiği açıklanmıştır. İsrail’in “meşru müdafaa” iddiaları ise tartışmaya değer bulunmamıştır. Fakat olayda mağdur olan ve ölen sayısının ICC’nin yargı alanına girecek yoğunlukta olmadığı gerekçesiyle (gravity ilkesi) soruşturma yetkisinin bulunmadığına karar verilmiştir. ICC’de Mavi Marmara ile ilgili soruşturma başlatılması süreci, savcılık ve üst mahkeme arasındaki usul tartışmaları nedeniyle hâlen devam etmektedir.[9]

Sonuç
Gazze Özgürlük Filosu, İsrail’in bütün hukuk kurallarını çiğneyerek sürekli genişlettiği Filistin topraklarının işgaline karşı ortaya konulan en büyük ve kapsamlı eylemdir. Tamamı sivil katılımcılardan oluşan yolcuların İsrail’in saldırısı karşısında yaşadıkları mağduriyetlerle ilgili adaleti ulusal ve uluslararası mahkemelerde araması, filonun meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Katılımcıların saldırı sırasındaki cesur duruşları, ICC’de ve bazı ulusal mahkemelerde alınan kararlar, İsrail’in “yenilemezliği” algısını yıkmıştır. Öte yandan İsrail’in Ortadoğu’nun en demokratik ülkesi olduğuna yönelik propagandalar da Mavi Marmara gemisinde yaşanan saldırının tüm dünyaya gösterilmesiyle büyük bir darbe almıştır. Gazze Özgürlük Filosu dünya kamuoyuna İsrail’in karanlık yüzünü göstererek dikkatleri Filistin’e çekmeyi başarmış ve büyük oranda misyonunu yerine getirmiştir. Ayrıca Türkiye savunma sanayiinde yerli üretimin artmasında da önemli bir etken olmuştur. Mavi Marmara olayından sonra İsrail’le ilişkilerin kopması, bu alanda Türkiye’yi zaten var olan yerli üretim sürecini hızlandırmaya sevk etmiştir. İHA ve SİHA’lar başta olmak üzere savunma sanayiinde yerli üretime geçilmesi, Gazze Özgürlük Filosu’nun önemli sonuçlarından biri olmuştur.[10]

BM Uluslararası Vaka İnceleme Heyeti’nin hazırladığı rapora ve tanıklıklara göre, Mavi Marmara olayında katılımcıların mağduriyeti tescillenmiştir. Fakat İsrail yönetiminin baskısıyla hazırlatılan Palmer ve İsrail tarafından hazırlanan Turkel Komisyon raporlarıyla durumun İsrail lehine değiştirilmesine çalışılmıştır. 2016 yılında Türkiye ve İsrail arasında imzalanan anlaşma sonrasında Türkiye’deki ve yine bu anlaşma gerekçe gösterilerek dünyanın farklı yerlerindeki davaların düşürülmesi sebebiyle İsrail herhangi bir ceza almamıştır.

Mavi Marmara davasında adaletin terazisi günümüze kadar dengeyi bulamamıştır. Adaletin küçüldüğü yerde suçlular büyümüş ve saldırının başlıca sorumlusu olan dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Gavriel Ashkenazi yeni kurulan İsrail hükümetinde dışişleri bakanlığı görevine getirilmiştir. Savunma bakanlığına ise bir buçuk yıl sonra Netanyahu’nun yerine başbakanlık görevine gelecek olan Benny Gantz getirilmiştir. Gantz, 2014 yılında 2.147 kişinin hayatını kaybettiği, 10.000’den fazla kişinin yaralandığı Koruyucu Hat Operasyonu sırasında da genelkurmay başkanlığı görevinde bulunmuştur.

İsrail Arap ülkeleri ile normalleşme sürecini ilerletse de Yüzyılın Anlaşması planı, Batı Şeria’nın ilhakı gibi projeleri ABD desteği ile hayata geçirse de Filistinlilerin haklı davasını savunacak kişiler her zaman olacaktır. En azından vicdanının sesini hâlâ duyabilen ve adalete olan inancını koruyan kişiler için bu bir ödevdir.

Sonnotlar
[1] Ahmet Hamdi Topal, “İsrail’in Gazze Ablukası ve Mavi Marmara Saldırısı”, Public and Private International Law Bulletin, 32/1, 103-154, s. 109-126.
[2] 12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 2005; Topal, age., s. 37-40.
[3] كتاب فلسطين الإحصائي السنوي, الجهاز المركزي للإحصاء الفلسطيني, 2009, s. 77.
[4] Günlük geliri 1,90 doların altında olan kişiler.
[5] “Palestine in Figures 2019”, Palestinian Central Bureau of Statistics, Mart 2020, s. 29.
[6] Ayrıntılı bilgi için bk. https://www.freegaza.org/
[7] Mavi Marmara: Gazze Özgürlük Filosu, İHH Kitap, 2011, s. 39, https://www.ihh.org.tr/public/publish/0/79/mavi-marmara-ozgurluk-filosu.pdf
[8] İsrail’in insani yardım taşıyan gemilerden oluşan filoya düzenlediği saldırıdaki uluslararası hukuk ihlallerini inceleyen Uluslararası Vaka İnceleme Heyeti (International Fact-Finding Mission) raporu, A/HRC/15/21, Eylül 2010, s. 38-40, 50-51, https://www.ihh.org.tr/yayin/birlesmis-milletler-mavi-marmara-raporu
[9] Mavi Marmara avukatlarından Burak Turan ile yapılan 21.02.2020 tarihli röportajdan.
[10] Konuyla ilgili Baykar Teknik Müdürü Selçuk Bayraktar’ın açıklaması için bk. https://www.youtube.com/watch?v=XHJu-CIWmXc

Mavi Marmara’yı Hatırlarken…
 

Herkesin bir Filistin algısı vardır.

Zalimlerin, mazlumların, direnenlerin, sinenlerin, iş birlikçilerin, erdemlilerin, fedailerin, korkakların, yakınlık duyanların, uzaktan bakanların… vb. 

Zalimlerin Filistin algısında; 1898 Basel Siyonist Kongresi, 1917 Balfour Bildirisi, 1948 Nakba (Büyük Felaket) ve 1978 Camp David Anlaşması vardır.

Mazlumların Filistin algısında; Deir Yasin, Kara Eylül, Sabra Şatilla, Cenin, Dökme Kurşun katliamları ve çocukların sıçrayarak yataklarından uyandığı onlarca vahşet bulunmaktadır.

Direnişçilerin Filistin algısında; 1936 Ayaklanması, Kerame Zaferi, Beyrut Müdafası, İntifada ve Gazze direnişi öne çıkar.

Bir de Filistinli olmayan ama kalbi Filistinlilerle beraber atan vicdan sahiplerinin bir Filistin’i vardır ki, 1947’de o topraklara yardım için giden Mısırlı gönüllülerden 2003’teki Rachel Corrie’ye, oradan 2010 yılında Mavi Marmara’ya uzanan erdemlilerin Filistin’idir bu. Bu insanlar Filistin’de yaşamadıkları halde “Filistin’i içlerinde yaşayanlardır.” 

İşgalci bir gücün siyasetini belki önleyemez ya da bir katliamı durduramayabilirsiniz. Bireysel olarak elinizden bir şey gelmediğini düşünebilir ve olayları sadece izlemekle yetinebilirsiniz.

Ama tıpkı Mavi Marmara’da olduğu gibi, kimilerinin tercihi “izleyicilikten” yana değil, bizzat kendi iradeleri ile tarihe müdahale etmekten yana olmuştur. Günlük bir mecburiyetten, hukuki bir gereklilikten yahut devlet politikasının gereği olarak değil, bilakis kalbin derinliklerinden gelen bir sorumluluk hissi ile fedakârlığa girişenlerin öyküsü olmuştur Mavi Marmara.

İsmi Mavi Marmara ile efsaneleşen Özgürlük Filosu'nun oluşumu, Filistin halkının en ihtiyaç duyduğu anda dünyanın farklı bölgelerinden atan yüreklerin ortak sesiyle gerçekleşti. Başka bir dönemde bir araya gelmeleri mümkün olmayan yüzlerce insan, aralarındaki tüm farklılığa rağmen ortak bir amaç için buluşmayı bilmişti. Onları bir araya getiren ortak duygular, farklı kaynaklardan gelse bile aynı denize dökülen bir nehir gibi, Mavi Marmara gemisinde buluşup Filistin’e akan bir çağlayan oldu. Onları buluşturan ne sadece yaşanan adaletsizliklere isyan duygusu ne de sadece Filistinlilere birkaç ton yardım malzemesi taşımaktı. Onlar, yerlere düşmüş insanlık onurunu yeniden hak ettiği yüceliğe kaldırmak üzere, bir araya gelmiş “faziletliler ittifakı” (Hilfül-Fudul) idi.

Uluslararası Orman Kanunu ve Filistin
1920-1945 arası sömürge döneminin en kanlı ve sorunlu mirası durumundaki İsrail rejiminin Filistin halkına ve tüm dünyanın kutsal bildiği değerlere karşı verdiği kanlı mücadele ilk günkü sıcaklığı ile sürüyor.

Batı'daki bazı devletlerin ikiyüzlü politikalarıyla desteklenen işgal siyaseti, ortaya “toprakları elinden alınmış mazlum bir halkı” ve bunların karşısında her türlü aşırılığı hoş görülen bir zalim yerleşimciler topluluğunu çıkarmıştır.

İsrail ve kimi Batılı destekçileri için Filistin’deki sorun bir güvenlik sorunu gibi sunulmaktadır. Oysa burada yaşanan sorun; Filistin halkının temel haklarının ihlali ve bunların geri alınmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. 

1948, 1956, 1967, 1973 yıllarında İsrail’le yaşanan büyük savaşlar, Filistin halkının temel haklarının geri döndürülmesi içindi. 1987 ve 2000 yıllarındaki büyük ayaklanmalar da yine, onurlu bir yaşamdan başka bir amaç taşımıyordu. Bu tarihlerin arasına sıkışmış onlarca kahramanlık örneği de yine bağımsız bir Filistin içindi.

Ancak Filistin halkı, yaptığı her savunma mücadelesi ardından daha ağır bir cezaya mahkûm edilmiş, daha fazla kan dökülmüş, daha fazla hapis ve daha fazla sürgün gelmiştir. 63 yıldır her gün aynı acıyla uyanan Filistin halkının gasp edilen hakları, İsrail’deki yerleşimcilerin güvenlikleri için feda edilmiştir.

"İsmi Mavi Marmara ile efsaneleşen Özgürlük Filosu'nun oluşumu, Filistin halkının en ihtiyaç duyduğu anda dünyanın farklı bölgelerinden atan yüreklerin ortak sesiyle gerçekleşti. Başka bir dönemde bir araya gelmeleri mümkün olmayan yüzlerce insan, aralarındaki tüm farklılığa rağmen ortak bir amaç için buluşmayı bilmişti."

Uluslararası hukuk denilen “yandaş hukuk”, İsrail’in güvenliğini sağladığı sürece dikkate değer bulunurken, Filistinlilerin haklarından bahseden herkes Filistinlilerle aynı kaderi paylaşmaya mahkûm edilmiştir. Tıpkı Mavi Marmara’da olduğu gibi.

Filistin’de yaşanan trajedi, dünya halklarında büyük bir vicdan dalgası oluştururken, devletlerin resmî politikaları ile halkların sivil politikaları büyük bir mücadeleye girişmiştir. Bu nedenle uluslararası kurumlarda devletler İsrail’i kurtarma telaşıyla ikiyüzlü politikalara imza atarken, aynı ülkelerin vatandaşları Filistin’i kurtarmak üzere dünya çapında faaliyetler gerçekleştiriyordu.

İsrail’in Filistin halkının direnişi karşısında verdiği kayıplar nedeniyle Ağustos 2005’te Gazze’den çekilmesi ardından başlayan yeni dönem, Filistin halkıyla birlikte dünyadaki vicdan sahiplerini umutlandırmıştı. Belki de yıllardır çekilen acılar sona erecek, halkın kendi seçtiği temsilcileri onları tam bağımsızlığa taşıyacaktı. 

Kısa süre sonra, 2006 başındaki parlamento seçimleri, bu yönüyle dönüm noktası oldu. Halk kendi iradesine uygun hükümet hayali kurarken, İsrail ve Batı’nın hesabı, kamuoyu yoklamalarında şansı yüksek görünen kendi yandaşlarını iktidara getirerek Filistin halkı içinde imajı giderek tükenen eski yandaşlarını kızağa çekmekti.

Filistin halkı “yanlış yönde” (!) oy kullanmıştı. İsrail’in istediği ve Batı'nın kendilerine adres olarak gösterdiği kişileri değil, hesapta olmayan Hamas’ı seçmişti. 2011 yılı Ocak ayından itibaren Ortadoğu ülkelerinde diktatörleri deviren demokrasi hareketlerine destek veren(!) Batılı ülkeler, demokrasiye beş yıl önce geçen Filistin’e darbe vurdular. İsrail ve Amerika, Filistin hükümetini tanımazken, diğer Batılı ülkeler de Filistin’e kapsamlı bir ambargo başlattılar. Filistin halkının demokratik seçimlerle iktidara getirdiği hükümet, saygı görmek bir yana büyük bir kitlesel cezalandırmanın gerekçesi yapıldı.

İsrail’den Nazi Taktikleri
Düşman gördüğü bir grubun iktidara gelmesi İsrail’i, Batılı destekçilerini ve bazı Arap ülkelerini oldukça sarsmıştı. İsrail ilk iş olarak 120 sandalyeli Filistin meclisinde 50’den fazla seçilmiş milletvekilini hapse attı. Filistin halkının temsilcileri şahsında halkın iradesi ayaklar altına alınmıştı. Seçimin galibi Hamas’ın taraflara iş birliği için yaptığı tüm teklifleri başta siyasi rakibi Fetih Hareketi olmak üzere bütün yerel ve uluslararası aktörlerce reddedilmiş, böylece bölge barışı konusunda tarihî bir fırsat kaçırılmakla kalmamış, inanılmaz bir çifte standart da uygulamaya konulmuştur. 

Halkın %65’inden fazlasının destek verdiği hükümet iş yapamaz hale gelirken, uygulanan ekonomik ambargo Filistin’de fakirlik ve işsizlik oranını arttırarak içerideki sosyal dengeleri bozmaya başlamıştır. Dünyanın en kalabalık yerleşimine sahip küçük bir coğrafyada sıkışıp kalmış 1,5 milyon insanın 900.000’i mülteci idi ve bu durum siyasi ve sosyal çalkantılar için de uygun bir toplumsal altyapı sağlamaktaydı. 

İşgal altında tuttuğu Gazze’den 2005 yılında çekilen ama katliamları hız kesmeyen İsrail, ambargo süreciyle birlikte 3.000’den fazla Filistinli sivili öldürdü. Büyük bölümü sakatlıkla neticelenen yaralanmaların sayısının ise 100.000’den fazla olduğu tahmin edilmektedir. Öldürülen ve yaralananların önemli bir kısmını ise masum kadın ve çocuklar oluşturmaktadır. 

2006’daki parlamento seçimlerinden sonra başlayan ve 2007 yılı Haziran ayında şiddetlenen ekonomik ve siyasi ambargonun ardından 2008 yılı sonunda gelen 22 günlük İsrail saldırısı, tüm dünyanın gözleri önünde bir halkın nasıl soykırıma maruz kaldığını tüm açıklığı ile ortaya koymuştu. İçerideki sıkıntılara ilave olarak günlük İsrail bombardımanları insanları canından bezdirdi.

Gazze katliamı İsrail’de siyasetin giderek radikalleştiği ve irili ufaklı onlarca partiden oluşan koalisyon hükümetindeki büyük ortakların pastadaki paylarını arttırma hesapları yaptığı bir dönemde gelmiştir. Yahudi göçmenlere yeni yerleşim yerleri açma, Gazze’yi bombalama ve Arapları aşağılama üzerine inşa edilmiş mevcut hükümet politikalarına desteğin %90’lara vardığı İsrail’de, Siyonist politikalarla birlikte kendini de dünyadan giderek soyutlayan halk için, tüm dünya “kötü”, Netanyahu hükümeti “iyi” idi. Bu algı, İsrail’in uzlaşmaz tutumunu beslerken, bir yandan da soykırımı bir devlet politikası haline dönüştürmüştür. Artık, İsrail’de siyaseten prim yapmanın en kestirme yolu radikal Filistin terörü(!) ile mücadelede kararlı olmak ve fanatik Yahudi yerleşimcilerin oylarını almak için Filistinlilere darbe vurmaktı.

Kitlesel Cezalandırma ve Gazze’nin Dramı
Hamas’ın iktidara geldiği 2006 yılı başından itibaren kademeli olarak dozu artırılan ekonomik ambargo sürecinde işsizlik %80, fakirlik %75, enflasyon %200 oranında artış göstermiş, Gazze’nin dünya ile bağlantısını sağlayan tüm sınır kapıları kapatılmış ve Gazze bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür. Hayatın giderek işkenceye dönüştüğü Gazze’de, hastaneler yakıt ve ilaç yokluğundan hizmet veremez olmuş, ekmek fırınlarının çoğu kapanmış, bombardımanlarda yok edilen temiz su şebekeleri sebebiyle salgın hastalıklar can almaya başlamıştı.

Temel geçim kaynakları tarım, küçük imalat ve balıkçılık olan Gazze’de, sistemli bir fakirleştirme siyaseti sebebiyle 10 yıl önceki üretimin yarısı dahi yapılamamaktaydı. Her yıl 1,5 milyar dolar zarar eden Filistin ekonomisinin halka maliyeti, yılda kişi başına millî gelirin Gazze’de 385 dolara düşmesiyle sonuçlanmıştı. Bu ise açlık sorununun yaşandığı birçok Afrika ülkesindeki kişi başı gelirin yarısına bile denk gelmemekteydi. 

Tarımsal ilaç ve gübre girişinin sınırlandırılması sebebiyle tarlalardaki verim %40 düşmüş, yetiştirilen ürünlerin bölge dışına çıkışı kısıtlandığından ihracat geliri %80 azalmıştı. Gelirin azalmasına paralel olarak pahalılaşan gıda maddeleri bölgede ciddi bir beslenme sorunu ve hastalık riski ortaya çıkarmış, olması gereken kilonun altındaki çocuk sayısı %60 oranında artmıştır. Temel ekonomik göstergelerin kötüleşmesi Gazzelileri dış yardımlara bağımlı hale getirirken gıda güvenliğini; siyasi algılar ve dış baskılar karşısında daha da kırılgan yapmıştı.

Mısırlı siviller tarafından tüneller aracılığıyla gıda maddelerinin bir bölümünün kaçak yollarla karşılanması, komadaki hastaya ağrı kesici vermek gibiydi. Çünkü Gazze halkının ekonomik anlamdaki sorunu, kısa vadede gıda sıkıntısı çekmesi değil, aksine etkisi onlarca yıl sürecek bir fakirleştirme ve insani kalkınmışlık seviyesinin aşağıya çekilmesi meselesiydi.

Dünya Halkları Filistin İçin Birleşiyor
Filistin’de bu haksızlıklar yaşanırken dünyada da bir vicdan hareketi oluşmaya başladı. Ambargonun ilk gününden itibaren başta Türkiye halkı olmak üzere dünyanın birçok ülkesindeki kitleler, ambargo karşıtı çabalara hız verdiler. Bu çabalar salt maddi destekten öte, yalnızlığa mahkûm edildikleri bir anda Filistin halkının yanında olma, onlara moral verme ve onların acılarını paylaşma temelli bir yardımlaşma duygusuyla gerçekleştirilmiştir. Bu ise, siyasi görüş ve devlet politikalarının üzerinde, halklar arasındaki sivil bir dayanışma örnekliği ile başarılmıştır.

"Hamas’ın iktidara geldiği 2006 yılı başından itibaren kademeli olarak dozu artırılan ekonomik ambargo sürecinde işsizlik %80, fakirlik %75, enflasyon %200 oranında artış göstermiş, Gazze’nin dünya ile bağlantısını sağlayan tüm sınır kapıları kapatılmış ve Gazze bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür."

Bu kampanyalar süresince Filistin halkının içinde bulunduğu kuşatmanın etkilerini hafifletmek, onurlu bir yaşam için gerekli olan koşulları oluşturmalarına yardımcı olmak, ambargo nedeniyle geçim sıkıntısı yaşayan ailelere yeni imkânlar oluşturmak, Filistin’deki altyapıyı güçlendirerek bölgeyi daha yaşanabilir kılmak ve nihayetinde yetimlere sahip çıkmak gibi temel insani amaçlar gözetilmiştir.

Yukarıdaki amaçların gerçekleşmesi için sadece İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından toplanan milyonlarca dolar tutarındaki ayni ve nakdi yardım ambargo sürecinde Filistin halkına ulaştırılmıştır. Yine bu çerçevede Filistin halkının karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümü konusunda kamuoyu oluşturmak üzere yüzlerce program düzenlenmiş, bölgedeki yaralıların tedavisi gerçekleştirilmiş, Türkiye’deki belediyelerle Gazze’deki belediyeler arasında aracılık yapılarak birçok altyapı projesi tamamlanmıştır.

Mavi Marmara’ya Giden Yol


Bir yanda yardımlar yapılıp, bir yanda halkın resmî çevrelere baskıları devam ederken, başka bir koldan da sivil toplum hareketleri olarak dünyanın değişik ülkelerinde eş zamanlı çalışmalar gerçekleştiriliyordu.

Siyonizm’in işgal politikasını desteklemek üzere değişik uluslararası platformlarda iş birlikçiler nasıl güç birliği yapıyorsa, Filistin için bir araya gelmiş erdemli insanların da güç birliği kaçınılmazdı. Filistin halkının dramı, dünyadaki vicdan sahibi insanları birbirine yakınlaştırdı. Ortak programların sayısı artarken, duygular, düşünceler ve hedeflerde ortak paydalar sağlanıyordu.

Bu çerçevede Viva Palestine hareketi ile iş birliği içinde 2009 yılında büyük bir kara yolu konvoyu organizasyonu yapılmış, 200’e yakın ambulans, okul servisi ve kamu aracı Gazze halkına ulaştırılmıştı.

Eş zamanlı aktivitelerle Gazze’ye yönelik ambargo 2008-2010 yılları arasında dünyadaki farklı sivil toplum kuruluşlarınca denizden yedi defa delinmeye çalışılmış, bunların beşi başarıyla sonuçlanırken ikisi İsrail’in sert müdahalesi ile yarım kalmıştı. 

Ancak gerçekleştirilen tüm bu faaliyetler sırasında ziyaret edilen Gazze bölgesindeki insani durum dünya toplumlarının daha fazla dikkatini çekmiştir. Uygulanan ambargonun yol açtığı sorunların ve Filistin halkının içinde bulunduğu koşulların daha önce yapıldığı şekilde anlamlı ama sorunu çözmekten uzak yardım çabaları ile iyileştirilemeyecek düzeylerde olduğu görülmüştür. Çözüm olarak daha büyük oranlarda ve daha sık aralıklarla yapılacak yardımlar için bir “yardım koridoru” açılmalı idi. 

Zira, günü birlik yardımların Gazze’deki köklü insani sorunların çözümüne kısmi katkı dışında yapacağı bir destek olmaması, bir süre sonra bağışçılarda da yorgunluk oluşturmaya başlamıştı. Bunun tehlikesi, Filistin halkının yalnız kalmasının ötesinde, İsrail’e karşı insanların artık bir şey yapılamayacağı yanılgısına kapılmaları olacaktı ki, bu ilkinden daha büyük bir afet anlamına gelmekteydi. 

Bir seferde daha büyük miktarlarda yardım yapılmalıydı. Bu yapılan yardımlar da kolay ve ucuz bir yolla olmalıydı ki, bölgeye yararı olsun. Filistin’e kara yolu ile böyle bir koridorun açılması ambargoyu bizzat uygulayan İsrail ve Mısır’ın varlığı sebebiyle imkânsız olduğundan arada hiçbir sınır ülkesinin olmadığı tek yol bir liman kenti olan Gazze’ye denizden ulaşmaktı. Yardım koridoru denizden açılmalı ve bir seferde binlerce tonluk yardım malzemesi hiçbir ülkeye uğramadan doğrudan Filistin halkına ulaştırılmalı idi. 

Susmak ve bölgeye sadece yardım taşımak da doğru değildi. Hatta daha tehlikelisi, İsrail’in işgal politikasına dolaylı yoldan destek olmak gibi bir sonuca bile dönüşebilirdi. Çünkü sorunun köklü biçimde çözümüne katkı sağlayacak bir destek vermiyorsanız, İsrail’in yıktığını onarmak, vurduğunu iyileştirip bir sonraki yıkıma ve katliama kadar hazır hale getirmek gibi bir kısır döngü içine girebilirsiniz. O nedenle işgalin ve haksız ambargonun sona ermesi adına, Filistin halkına yapılabilecek en büyük destek, bu işgali bitirmede onlara dünyanın desteğini taşımaktı. Nitekim bu sayede İsrail, artık karşısına sadece Filistin halkını değil tüm insanlık ailesini almış olacaktı ki, bu savaşı kazanması mümkün görünmüyordu.

Yaşanan haksız ambargo, Filistin halkının geleceğini çalarken, bu ambargoyu sessizce seyreden çevre ülke halklarına da sorumluluklarını hatırlatmayı zorunlu kılmıştı. Bunlar içinde ön plana çıkan Mısır ve Ürdün’deki kamuoyunu harekete geçirmek iş birlikçi yönetimlerin tutumlarını yumuşatmada yardımcı olacaktı. Nitekim, dünyanın farklı bölgelerinden Gazze’ye yönelmiş konvoylara ve gemi seferlerine verilen destekler, ambargoya seyirci olan Arap ülkelerindeki toplumsal hareketliliği de sağlamıştı. Bölge halkları, tüm dünyanın karşı çıktığı ambargonun kırılması için ellerinden gelen gayreti göstermeye başlamıştı. Bu özgüvenin bir yıl sonra bu kez kendi özgürlükleri için sokağa dökülecek olan bu toplumların bilincine ne büyük bir katkıda bulunduğu sonradan anlaşılacaktır.  

Tüm dünyanın gözleri önünde bir toplum yavaş yavaş ölüyordu ve müdahale edilmemesi halinde bu suça ortak olmak gibi bir zillet tüm insanlığın yakasına yapışmak üzereydi.

İnsani değerlerin çirkin siyasi pazarlıklara kurban edildiği, hak ihlallerinin büyük bir maharetle örtbas edildiği bölgeye yönelik yardım çalışmalarında, uluslararası çapta büyük bir organizasyon artık kaçınılmaz hale gelmişti. Aralarında hiçbir çıkar ilişkisi olmayan, her biri kendi ülkelerinde haksızlıklara karşı çabalayan dünyanın 37 ülkesinden sivil toplum örgütleri ve aktivistler bir araya gelerek Mavi Marmara gemisiyle özdeşleşen vicdani başkaldırıyı gerçekleştirdi.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER