İslama göre kadının çalışmasında bir sakınca var mıdır?

- İslam'a göre, günümüzde kadın hangi ortamlarda çalışabilir? - Kadın, erkeklerin içinde yan yana, başı açık çalışması dinen caiz midir?

İslama göre kadının çalışmasında bir sakınca var mıdır?

Öncelikle işin fetvasını okuyalım sonra sosyal açıdan değerlendirelim.

   Dinimizde bayanların çalışmasını yasaklayan bir hüküm yoktur. Dini kurallara bağlı kalmak şartıyla kadının çalışmasının önünde dinen bir engel bulunmamaktadır.

   Ayrıca şunu da belirtelim ki, “bir kadının çalışması ancak zorunlu olduğu zaman, ihtiyaç varsa caiz olur” denemez. Bir ihtiyaç olmadığı halde, helal yollardan ve helal ortamda olduğu sürece kadın zengin olmak, para kazanmak için de çalışabilir.

   Ancak şu bilinmelidir ki, kadınlar çalışmak zorunda değildir ve bunun için de yaratılmamışlardır. Kadının vazifesi çocuklarına annelik, kocasına da hanımlık yapmaktır.

   Dinimiz evin geçimini sağlama vazifesini erkeğe yüklemiştir. Bir kadın zengin olsa dahi, kocası yine de kadının nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Bir erkek “Ya hanım, bugün de senin paranı yiyelim, çalışmayayım” diyemez.

   Fakat şartlar gereği kadın çalışmak zorunda kalabilir. Mesela aile geçiminin sıkıntıda olması nedeniyle kadının çalışması gerekebilir.

   Bir kadının çalışabilmesi için bir takım şartlar vardır: Bunlardan birincisi tesettürdür. Allah Teala’nın kesin emri olan tesettüre kadın her ne şartta olursa olsun, riayet etmek zorundadır. Müslüman bir kadın, dünyaları verseler saçının bir telinin görünmesine müsaade etmeyecek olgunluktaki bir kadındır.

   İkinci şart, halvet dediğimiz kadının mahremi olmayan bir erkekle baş başa kalmamasıdır. Buna göre kadın çalıştığı ortamda bir erkekle yalnız başına kalamaz.

   Üçüncü şart kadının mahremi olmayan erkeklerle laubali bir ilişki içine girmemesidir. Kadın vakarını ve ciddiyetini daima korumalıdır. Bu, iffetin muhafazası için hayati bir şarttır.

   Dördüncü şart, kocanın rızasıdır. Bir kadının, kocasının islama aykırı olmayan isteklerine uyması dinimizin emirlerindendir. Kocası çalışmasına izin vermiyorsa, kadın çalışamaz. Bu durumda kadın, kocasının getirdiği rızık ile yetinmek zorundadır.

   Bunlar kadının çalışmasının helal olması için bulunması gereken şartlardır. Bir de meselenin gözden kaçırılmaması gereken diğer yönleri vardır:

   Kadının çalışması için gereken şartlar bazen kadının elinde de olamayabiliyor. Mesela kadın tüm vakar ve ciddiyetini muhafaza etse de, erkek bu davranışı göstermeyebiliyor. Çalışma hayatında kadının ne türlü istismar edildiği inkâr edilemez bir gerçektir. Bu nedenle kadının evi, en iyi tahassüngahdır, en sağlam sığınaktır.

   Çalışan kadın, asıl vazifesi olmayan evin nafakasını temin etme işini yerine getirirken, öte yandan asıl vazifelerini aksatıyor. Şurası bir gerçek ki, çocukların eğitiminde en etkin kimse annedir. Buradaki bir boşluk, çocuğun geleceğini olumsuz etkileyecektir. Çalışan kadının çocuklarına ve eşine yeterince vakit ayırabilmesi mümkün müdür? Cep doyarken, çocukların sevgi ve ilgi açlığı nasıl doyacaktır?

   Eşler çok iyi düşünmelidir. Hırsımıza yenilmeyelim. Asıl vazifelerimizi unutmayalım. Anne babanın çocuğuna karşı üç vazifesi vardır: Güzel isim koymak; dini, ahlaki eğitim vererek güzel bir terbiye ile yetiştirmek; evlendirmek… Çalışan bir kadın bu ikinci görevi hakkıyla yerine getirebilir mi? Erkek, bir şekilde çalışmakta ve evine ekmek getirmek zorundadır. O halde gayemiz beş kazanmak yerine on kazanmak, soğan yerine et yemek olmamalı, vazifelerimizi hakkıyla yerine getirmek olmalıdır. Unutmayalım ki sadece bir çocuk yetiştirmiyoruz. Yetiştirdiğimiz çocuğun nesli ne olacak?

   Bugün acaba kadınlar gerçekten bir ihtiyaç nedeniyle mi çalışıyorlar? Evet, elbette ihtiyaç ve geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kalan bayanlarımız var. Ama ne yazık ki bugün kadınların büyük bir çoğunluğu, ihtiyaçtan değil, daha rahat bir yaşam ve lüks için çalışmayı tercih etmektedirler. Dikkat edin, daha mutlu yaşamak için demiyorum, daha zengin yaşamak için diyorum.

   Modern hayatın ve tüketim toplumunun bir zorlaması olarak bu sorun ortaya çıkıyor. Kadın çalışmalı ki, kocasına bağımlı olmasın, güçlü olsun, kocasına diş geçirebilsin. Sen de çalış ki, almak istediklerini daha rahat al, harcamalarını düşünmeden yap.

   Tüm bunlar, tüm bu fısıltılar acaba aile mutluluğuna mı hizmet ediyor, yoksa aile huzursuzluklarına mı? Parasal anlamda güçlenen kadın, kocasına karşı itaatkârsız oluyor. Sen de çalışıyorsun, ben de çalışıyorum düşüncesi kadını eşine karşı isyankârlığa sevk ediyor. Kanaatkâr olmalıyız. Aile huzuru parayla değil, sevgi, saygı ve herkesin kendi görevini yerine getirmesiyle sağlanabilir.

   Dinimiz ne erkeğe ne de kadına sahip olduğu ekonomik güçle değer vermiyor. Kim, dini en güzel yaşıyorsa, en değerli olan da odur. Bu nedenle kadının parasal gücünün olması değerinin de olması demek değildir. Bu, modern hayatın yozlaşma hedefi için kullandığı bir fısıltıdır.

   Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hadis-i şerifini hatırlayalım: Ebu Hureyre (R.A.)dan rivayete göre Kainatın Efendisi buyurdular ki:
“Kadınla dört şey için evlenilir: Malı için, soyu için, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç ki; elin bol olsun, yani evinde ve yaşantında bereket ve huzur bulasın.”1

   Demek ki huzur, paralı kadın da değil, dindar ve ahlaklı kadındadır. Çünkü dindarlık namaz, oruç gibi ibadetlerin yanı sıra tüm vazifeleri eda etmeyi gerektirir. Kadın görevini yerine getirir, erkek görevini yerine getirir.

   Ve şu bir gerçek ki çalışan kadının kazandığı ancak kendi masrafını karşılıyor. Yani aslında eve bir şey getirdiği yok. Çalışmanın ona yüklediği yeni masraflar, kadının kazancını sıfır ediyor. Kadın ise yorulduğu ve kaybettikleriyle kalıyor.

   Değerlerimizi kaybediyoruz, yozlaşıyoruz. Bereket kavramını unuttuk. Sadece matematiğe inanır olduk. Evli çiftler nasıl hesap yapıyorlar? Bir maaş, bir maaştır, iki maaş, iki maaştır. Hâlbuki tek maaş, iki maaştan daha bereketli olabiliyor. İki maaş bir eve yetmeyebiliyor ama tek maaş evi gül gibi geçindirebiliyor. Çünkü ne kadar dikkat etse de kadın, işyerinde dini kurallara tam riayet edemeyebiliyor. Bu da kazancın bereketini alıp götürüyor. Bir de çift maaş, harcama, borca girme cesareti veriyor. İki maaş var, hadi ev alalım, şunu alalım, taksitle öderiz. Sonuç: Ödenmesi gereken taksitler, sonu gelmeyen borçlar, çocuklar için kreş parası… Hani daha rahat bir yaşam için kadın çalışıyordu?

   Çalışmak için bu tür fetvaları emellerimize alet etmeyelim. Herkes kendi durumunu düşünsün. Kazanacağının ve kaybedeceğinin hesabını iyi yapsın. Şu bir gerçek ki, kadının en rahat edeceği, huzuru bulacağı yer, evidir. Dini yaşaması, iffetini muhafaza etmesi evinde kolaydır. İş hayatı, çalışma hayatı tüm zorlukları ile kadını çemberine alır ve görevlerini yapamaz hale getirir. Namaz vaktinde kılınamaz, nafile ibadetler yok olacak kadar azalır. Ne diye Allah’ın yüklemediği bir vazifeyi üzerimize alalım ki? Kadının rahat ve huzurlu olması, evin rahat ve huzurlu olması demektir.

   Yorucu bir işte çalışan kadın eve yorgun gelmekte, istese de kocasıyla ve çocuklarıyla yeterince ilgilenememektedir. İşinden dolayı oluşabilecek stres ve sıkıntıyı diğer aile fertlerine de ister istemez hissettirdiğinde aile huzuru bozulmaktadır. Ev işlerini yapmak, yemek pişirmek gibi işleri rahat rahat yapamayan kadın sürekli bir koşuşturmanın içine girmektedir. Kadın zaten hem bedenen hem de ruhen genel olarak erkeklerden zayıftır, bir de hem işini hem evini tam olarak idare etmeye çalışması onu çok yıpratmaktadır. Kadına bu kadar yük yüklemek doğru değildir. Erkekler eşlerini yorgun, bitkin, hayattan bezmiş bir şekilde görmek istemezler. Kadın kocasını kendisinden razı edemiyorsa dünyaları kazansa ne faydası olur.

   Bu hususta Abdullah b. Selam (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
   “Kadınların en hayırlısı: Bakıldığında temizliği ve güler yüzlülüğüyle seni sevindiren, neşelendiren; bir şey emrettiğinde yerine getiren, itaat eden; sen yokken nefsini ve senin malını koruyan, hoşlanmadığın tutum ve davranışlardan uzak kalan kadındır.”2

   Ümmü Seleme (R.A.)dan rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.”3

   Kadının çalışmasıyla ilgili olarak erkeğe büyük bir sorumluluk yüklenmektedir. Eşinin iffetinin muhafazasını ve islamı yaşayabilme olanağını, eve fazla para girmesinden daha az önemsemek, erkeğe ahirette altından kalkamayacağı bir yük yüklemektedir. Tüm erkekler bunu düşünüp titremelidir.

   Bir de meselenin ekonomik boyutu vardır. Her çalışan kadın, çalışması gereken bir erkeğin yerine çalışıyor demektir. Elbette sadece kadının yapabileceği işlerden bahsetmiyorum. Bugün işsizliğin bu denli yüksek olmasının başlıca sebebi, kadının çalışmasıdır. Maaşsız onca ev varken, bir eve iki maaş girmektedir.

   Sonuç olarak, Müslüman bir kadın nefsini ve çevresindekileri değil, Allah ve Resulünü dinlemelidir. Günümüzde çalışan kadının yaşadığı problemler ve karşılaştığı gerçekler ortadadır. Ne yazık ki çalışan kadının kaybettikleri kazandıklarından daha fazla olmaktadır. Bu nedenle, dini kurallara uymak şartıyla kadının çalışmasında dinen engel olmasa dahi kadının çalışmasını yukarıda izahatını yaptığımız çeşitli nedenlerden ötürü tavsiye etmeyiz.

Allah Teala hiçbir kadını çalışma mecburiyetinde bırakmasın.

DEĞERLENDİRME
   Gerçekten ihtiyacı için çalışan hanımlara diyecek bir sözümüz olamaz. Onlar zaten mecbur olmasa çalışmayacaktır. Allah’u Teala muhtaç etmesin… Ancak bugün kadınların daha çok: “maddi özgürlüğümü elde edeceğim veya ben esir değilim” gibi çağdışı, nefsanî bahaneler ile her alanda çalıştığını görüyoruz. Özellikle de teşvik ediliyor. Her mağazada, fabrika yönetim merkezinde, çarşıda, pazarda, kasada, tezgâhta kadını görmekteyiz. Özellikle kocasından sigortalı olan bayanların sigortaya ihtiyaç duymaması, ucuz işçiliği, nefsanî yönden de çekici olması önemli bir tercih sebebi.

   Bazı Müslümanların ve hatta iyi Müslüman diye bildiğiniz bazı insanların bile ofislerinde “başörtülü” sekreter çalıştırdığına şahit oluyoruz.

   Kendini tatmin etmek veya ispatlamak için çalışan binlerce kadın, evindeki yavrularına ekmek götürmek isteyen, yeni ev kurma hayali yapan gençlerin veya onlarca nüfusu geçindirmek zorunda kalan, ne iş olsa yaparım diyen ve kapı kapı iş arayan erkeklerin alanını daraltmış oluyor.

   En azından Müslüman iş adamları, müslüman işverenler dikkat ederse, kadınlara yol verip erkekleri tercih ederse ve DEVLET kadınların çalışmasını değil “iyi bir evlat yetiştirmesini” teşvik ederse işsizlik konusunda belki bir nebze rahatlama olacaktır.

dipnot
(1) Buhârî, Nikah:15; Ebu Davûd, Nikah:2
(2) El-Ehadisu’l-Muhtare, 9/456, NO:429
(3) Tirmizî, Radâ 10, (1161).

Kadının çalışmasını engelleyen herhangi bir yasak bilmiyoruz. Ancak kadının çalışırken uyması gereken bazı kurallar vardır. Bu kurallara uymazsa haram işlemiş olur.

İslam’da, insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah’a kulluk etmekle yükümlüdürler.

İslâm’da, insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı bulunmamaktadır. Dinimizde, erkeğe tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır.

Buna göre yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı; meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir.


 
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (asm)’in kadınlardan biat almasının zikredilmesi(Mümtehine, 60/13), İslâm’da kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi halinde, kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşmaktadır.

İslâm’a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber (asm)’in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma’ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali’ye yüklemiş olması (İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484), Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve âdete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür. Kaldı ki, ev hanımının ailesine ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir.

Kadın, mali ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm dininde erkek–kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,

“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39);

“… Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh’ın lutfundan nasibinizi isteyin…” (Nisa 4/32)

buyurulmuştur. Çalışma kapsamında değerlendirilen ticaret ile ilgili,

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”(Nisa, 4/29) âyeti ile

“Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”(Buhârî, Büyû’ 5)

hadisinde kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir. Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık, dürüstük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma, karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir.

Bu açıklamalar ışığında kadın hem çalışabilir, hem de çalışamaz diyebilirriz. Şartları bulunursa çalışabilir, bulunmazsa çalışamaz.

Bir kadının iş yerinde çalışması için belli başlı şartlardan biri, tesettürüne mani olunmaması, vekar ve ciddiyeti hafife alınmamasıdır. Aynı zamanda bu iş yerinde başka insanlar da bulunması ve kadın tek erkekle başbaşa kalmamasıdır.

Zira bir kadın bir erkekle başbaşa kalırsa, üçüncülerinin şeytan olacağını Efendimiz (asm) bildirmiştir. Hem böyle bir yalnızlıkta halvet vaki olduğundan, erkeğe mehr-i misil gibi maddî ceza, kadına da tâzir gibi dinî ceza terettüb eder.

Demek oluyor ki, ihtiyaç içinde olduğundan çalışmak zorunda kalan kadın, tesettürüne, iffet ve vekarına halel gelmeyen ciddi iş yerinde çalışabilir. Çevredeki yabancı erkeklere bu tesettür ve vekar içinde ciddi şekilde muhatap olabilir. Bu şartların yok olduğu yerde kadının çalışma şartı da yok demektir.

Zaten çalışıp kazanma mecburiyeti erkek içindir. Kadın evinde oturur, çoluk çocuğuna bakar. Erkek ise dışarda çalışıp çabalayarak kadının ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalır. Bizim sözünü ettiğimiz şartlar, herhâlde böyle hâmisi olmayan, ihtiyaç içinde çırpınan kadınlar içindir. Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da sahip sayılmaz. Kocasının kazancıyla idare etmesi şart olur, yahut beyinin izni gerekir.

Bir kadının yabancı bir erkeğin evinde veya iş yerinde çalışması İslâm’ın emrettiği şekilde olursa, yani birkaç kadın ile birlikte veya açık bir yerde çalışırsa beis yoktur. Ama, kapalı bir yerde, yalnız olarak yabancı bir kimse ile birlikte kalacak olursa, halvet olduğundan haramdır (el-Fıkıh ‘ala’l-Mezahip el-Arbaa, III/125).

İslam’da kadın hakları nelerdir? Dinen kadının çalışması caiz midir? İslam’da kadının yeri ve önemi nedir? İşte cevapları…

İslâm dini, zina ve fuhuşu önleyici tedbirler alması yanında, bütün Müslümanların kardeş olduğunu, her Müslümanın malının, kanının ve namusunun “Mekke kadar, Kâbe kadar” mukaddes ve dokunulmaz olduğunu ilân etmek suretiyle kabileler arası savaşı ortadan kaldırdı. Bu gelişme en çok kadınlara yarar sağladı. Çünkü yeni düzen, onları esir düşüp câriye olmaktan, erkekler için gelişigüzel bir tatmin aracı ve ganimet malı haline gelmekten kurtardı. Artık kadın iffetsizliğe zorlanamayacak, hatta iffetine gölge düşürücü sözler söylenemeyecekti. (en-Nûr 24/4-6)

Kız çocukların hor görülmesi kesinlikle yasaklanmış (el-En‘âm 6/151; el-İsrâ 17/31); kız evlât ile erkek evlât arasında hiçbir değer farkının bulunmadığı ifade edilmiştir (en-Nahl 16/56- 59). Kadının fizyolojik bakımdan erkeğe göre zayıf olduğu gerçeği kabul edilmekle birlikte (en-Nisâ 4/34), bu onun için horlanma sebebi sayılmayıp, aksine, bu vesileyle erkeğe, kadını himaye etme, sevgi ve şefkat gösterme, ihtiyaçlarını karşılama gibi görevler yüklenmiş (en-Nisâ 4/24-25); bütün bunların ötesinde, kadına anne olması itibariyle hiçbir medeniyette benzeri görülmeyen bir yücelik ve değer verilmiş (el-İsrâ 17/23-25); “Cennet annelerin ayakları altında” gösterilmiştir. (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, III, 361)

İSLAM’DA KADIN ERKEK AYRIMI VAR MI?

Kur’ân-ı Kerîm’in tasvir ettiği yaratılış sahnesine göre, önce erkek yaratılmış, daha sonra ve bizzat ondan (veya aynı asıldan) eşi (kadın) yaratılmış ve bütün insanlar bu çiftten türemişlerdir (el-Bakara 2/187). Bu tasvir, öz ve esas itibariyle, kadın erkek ayırımı yapmaktan ziyade bu ayırımın olmadığını, aslolanın “insan” olduğunu anlatmaktadır. Tasvirde ikinci olarak vurgulanan husus ise, erkek ve kadının, birbirlerinin hasmı ve rakibi değil, bir bütünün parçaları oldukları ve birbirini tamamlayıp bütünledikleridir. Biri diğerine eş olmanın ve insanların türeme mekanizmasını oluşturmanın tabii gereği olan bu farklılık, kesinlikle ontolojik ve değer itibariyle bir farklılık değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’de erkeğin kadından üstün yaratıldığı izlenimini veren âyetler, toplumsal bakış ve telakkileri yansıtmaktadır. Meselâ “Sayesinde Allah’ın bir kısmınızı diğer kısmınıza üstün tuttuğu şeye imrenmeyin, onun için iç geçirmeyin, hayıflanmayın. Erkekler kendi kazandıklarında pay sahibi olduğu gibi, kadınlar da kendi kazandıklarında pay sahibidir. Bu yönde Allah’ın lutuf ve ikramından isteyin” (en-Nisâ 4/32), “Yine herkes (erkekve kadın) ana baba ve yakınların bıraktıklarında aynı şekilde pay sahibidirler...” (en-Nisâ 4/33). “Erkekler, hem Allah’ın kendilerine sağladığı bu üstünlük (yani erkek yaratılmış olmaları) hem de bu uğurda harcamada bu-lunmaları sebebiyle, kadınların işlerini çekip çevirirler. Sâlih kadınlar uyumlu davranırlar ve gizlilikleri Allah’ın istediği gibi korurlar. Gerginlik çıkarmalarından endişe ettiğinizde onlara nasihat edin, yataklarda sırtınızı dönün veonları (hafifçe) dövün. Eğer uyum sağlarlarsa, onların aleyhine davranmak için bahane aramayın.” (en-Nisâ 4/34)

Bu âyetlerde anlatılmak istenen husus insanlar arasında erkek olmanın avantajlı olduğuna dair yaygın telakkinin Allah nezdinde bir öneminin olmadığıdır. Evet erkeklik ve kadınlık Allah’ın takdiri gereği olan bir şeydir. Yaratılış ve türeyiş bunun üzerine kurulduğu için, bir kısım insanların erkek, bir kısmının kadın olması kaçınılmazdır. Yaratılış gereği doğal farklılıkların da etkisiyle mevcut toplumsal telakkilerin bir cinse üstünlük atfetmesi sebebiyle niye o cinsten olmadığınıza hayıflanmayın. Bu Allah’ın takdiridir. Fakat Allah karşısındaki konum, Allah ile olan ilişkiler bakımından erkek kadın farkı olmadığı gibi insanî kazanımlar açısından da aralarında bir fark yoktur, kemale yürümede fırsat eşitliği vardır ve herkesin kazandığı kendisinedir. Kadın erkek farklılığı ve cinsler hakkındaki toplumsal telakkiler Allah açısından bir değere sahip değildir.

KUR’AN’IN ÖNERDİĞİ HAYAT 

Kur’an’ın önerdiği hayat anlayışında temel öğe ve muhatap olarak insan alınmıştır. Bu bakımdan Kur’an’da, kadın-erkek ayırımı yapılmadan çeşitli hak ve sorumluluklardan, insan ilişkileriyle ilgili birçok ilke ve kuraldan söz edilir. Bu yüzden İslâm’da kadın da erkek de, çocuk da yetişkin ve yaşlı kimse de hiçbir cins, renk, yaş ve statü farkı gözetilmeksizin benzer bir ilgi ve öneme sahiptir. Dinî telakkiler, hak ve ödevler kural olarak o dine inanan herkesi eşit şekilde ilgilendirir, sadece erkeklere veya kadınlara özgü sayılmaz. Bununla birlikte dinî metinlerin sosyal ve hukukî kural ve düzenlemelerinde genelde toplumlarda egemen grup esas  alınarak  söz  edildiği için, sonuçta bu ifadelerin diğer grupları ne ölçüde kapsadığı ve onların ne gibi haklarının bulunduğu tartışılmaya başlanır.

“İslâm’da kadın hakları”, “kadının bireysel ve sosyal konumu” gibi tek yanlı bir anlatımın ortaya çıkması ve bu konuda kaygı ve tartışmaların gündeme gelmesi de bu sebepledir. Bununla birlikte çocuk, kadın, köle, işçi, fakir ve kimsesizler gibi çeşitli grup ve cinslerin haklarının güvence altına alınması, egemen ve karşı grupların da sorumluluklarını belirlemek anlamına geldiği için, sonuçta, toplumda her grubun hak ve sorumluluğu belirlenmiş, aralarında denge kurulmuş olmaktadır. Bu yüzdendir ki ilâhî dinlerin en önemli mesajlarından birisi de, toplumda çeşitli haksızlık ve mağduriyetlere mâruz  kalabilecek  durumdaki grup ve kimselerin haklarının korunması olmuştur.

EN DEĞERLİ İNSAN

Kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip değildir. İlke olarak insanların en değerlisi, “takvâda en üstün olanıdır” (el- Hucurât 49/13). Kur’ân-ı Kerîm’de, farklı fizyolojik ve psikolojik  yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir (el-Bakara 2/187). İslâm inancına göre Hz. Âdem  bütün  insanlığın atası olduğu  gibi, Hz. Havvâ da annesidir (el-Hucurât 49/13). Ehl-i kitabın, Âdem’i “aslî günah” işlemeye eşinin kışkırttığı şeklindeki inançları Kur’ân-ı Kerîm’deki bilgilerle bağdaşmaz. Nitekim Tevrat’ta “yasak meyve”yi, yılanın kadına, kadının da Âdem’e yedirdiği belirtilirken (Eski Ahid, “Tekvîn”, 3), Kur’an’da “Şeytan ikisini de ayartıp yanılttı” (el-Bakara 2/36) buyurularak her ikisini de şeytanın aldattığı belirtilmektedir. Başka bir âyette, Havvâ’dan hiç söz edilmeyip, şeytanın doğrudan doğruya Âdem’e seslendiği ve “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını, eskimeyen saltanatı göstereyim mi?” (Tâhâ 20/120) dediği ifade edilir.

Hukuk, toplumda var olan sosyal ve insan ilişkilerinin açıklık, güven ve düzen içinde yürütülmesini, bireylerin hak ve sorumluluklarının belirlenip dengelenmesini hedefler. Bunu gerçekleştirirken, toplumda var olan telakki ve değerlerin hukuka yansıması kaçınılmazdır. Bu itibarla tarihî süreç içerisinde Müslüman toplumlarda oluşan hukuk kültür ve geleneğinde, kadının hukukî konumuna, birey, anne, eş, vatandaş gibi çeşitli sıfatlarla sahip olduğu hak ve sorumluluklara veya tâbi olduğu kısıtlamalara ilişkin olarak yer alan yorum ve görüşlerin, âyet ve hadislerde sözü edilen ilke ve tavsiyelerin yanı sıra o toplumların bu konudaki gelenek, kültür ve telakki tarzlarıyla da yakın bağının bulunması tabiidir. Bu yüzden de, kadının temel hak ve özgürlükleri, ehliyeti, şahitliği, örtünmesi, sesi, yabancı (kendisi ile arasında nikâh bağı veya devamlı evlenme engeli bulunmayan) erkeklerle bir arada bulunması, yolculuğu, sosyal hayata katılımı, kamu görevi üstlenmesi gibi çeşitli konular asırlar boyu oluşan zengin fıkıh literatüründe geniş yer işgal etmiş, hukuk ekollerine, çevre ve dönemlere göre kısmen farklılıklar arzeden birçok görüş ve yorum ortaya çıkmıştır.

İslâm’da insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi temel hak ve sorumluluklar açısından da kadının konumu erkekten farklı değildir. Kadınlar hakkında ibadet temizliği ve iba- detlere ilişkin bazı özel düzenlemelerin bulunması, bir cinsin kul olarak üstün tutulması veya ikinci derecede kabul edilmesi anlamında olmayıp, bunlar cinsin biyolojik yapı ve fıtrî özelliklerine binaen konmuş hükümlerdir.

TEMEL İNSAN HAKLARI

İslâm hukukunda, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve  onurun  korunması,  inanç  ve  düşünce  hürriyeti,  evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.

Kadının maddî ve mânevî kişiliği, malı, canı ve ırzı erkeğinki gibi değerlidir; her türlü hakaret, saldırı ve iftiradan korunması gereklidir. Aksine davrananlar hakkında İslâm hukukunda ağır cezaî hükümler konulmuştur.

Kadın bağımsız bir hukukî şahsiyettir; hak ehliyeti ve fiil ehliyeti açısından kadın olmak, ehliyeti daraltan bir sebep değildir. Haklarının kocası ya da başkası tarafından ihlâl edilmesi halinde hâkime başvurarak haksızlığın giderilmesini sağlamak hususunda erkekten farklı bir durumda değildir.

Kişinin sonradan kazandığı vasıflar sebebiyle sahip olacağı haklar ve taşıyacağı sorumluluklar arasında diğer hukuk düzenlerinde olduğu gibi İslâm hukukunda da kişilerin durum ve özellikleri ölçü alınarak mâkul bir denge kurulmuştur. Bu yüzden kadın, askerlik, cihad, yakınlarının geçimini sağlama, yakınlarının işlediği cinayetlerden doğan kan bedeli borcuna katılma gibi malî ve bedenî borçlarla yükümlü sayılmamış veya malî yükümlülükleri asgarî seviyede tutulmuş, bununla dengeli olarak kadına  mirastan  erkeğe göre yarı pay verilmiştir. Kadının diğer malî ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olduğu, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya mâruz kalmadığı dikkate alınırsa, İslâm miras hukukundaki bu özel düzenlemenin böyle bir nimet-külfet dengesine dayandığı söylenebilir.

KADINLARIN TİCARET YAPMASI CAİZ Mİ?

Kadın ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahiptir. Her ne kadar hukuk doktrininde kadının aile hukuku alanına ilişkin hak ve yetkilerini sınırlayan birtakım görüş ve yorumlar mevcut ise de bunlar doğrudan âyet ve hadislerin açık ifadesinden kaynaklanan hükümler olmaktan çok toplumun ortak telakki ve hayat tarzının hukuk kültürüne yansıması olarak değerlendirilebilir. Öte yandan literatürdeki bu görüşler, ailenin kuruluş ve işleyişini belli bir otorite ve düzene bağlama, aile içi ihtilâfları birinci kademede çözme gibi pratik bir amaca da yöneliktir. Bununla birlikte İslâm toplumlarında hukukun dinî ve ahlâkî bir zeminde gelişmesi sebebiyle, diğer alanlarda olduğu gibi aile hayatında da tarihî seyir içinde kadın aleyhine sayılabilecek ciddi bir sıkıntı görülmemiş, aile hayatı, kendi sosyal ve kısmen de dinî yapı ve karakteri içinde uyumlu bir şekilde sürdürülmüştür.

İSLAM’DA KADININ ŞAHİTLİĞİ

Kadının şahitliğiyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan “İki erkek şahit bulunmadığında razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve -biri  yanıldığında diğeri ona hatırlatsın diye- iki de kadın şahit bulunsun” (el-Bakara 2/282) meâlindeki âyetten kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Gerekçe unutma, şaşırma ve yanılmayla ilgili olup, getirilen hüküm hakkın ve adaletin yerini bulması amacına yöneliktir. Benzeri bir hüküm hadislerde bedevî erkeklerin şahitliği hakkında da söz konusu edilmiştir. (Ebû Davud, “Akdiye”, 17; İbn Mâce, “Ahkâm”, 30)

İçinde bulunduğu şartlar ve eğitim seviyesi itibariyle gerçeğin ortaya çıkmasına, hak ve adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunma imkânı sınırlı olan kişi ve gruplar için böyle bir düzenlemeye gidilmiş olması tabiidir. Öte yandan bu hükmün sadece malî haklar ve borçlar konusunda yapılacak şifahî şahitlikle ilgili olduğu, ihtiyaç duyulduğunda kadının da tek başına şahit olabileceği, yazılı beyan ve belge ile ispat açısından kadın-erkek ayırımının gözetilmeyeceği yönünde doktrinde mevcut olan görüşler de burada asıl amacın kadının şahitlik ehliyetini kısıtlamak değil, adaleti en iyi şekilde sağlamak olduğu fikrini teyit eder.

İSLAM’DA KADININ ÖRTÜNMESİ

İslâm’da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda belki de en çok tartışılan konu, kadının örtünmesi meselesidir. Kur’an’da kadınların ev dışına çıkarken üzerlerine örtü (cilbâb) almaları (el-Ahzâb 33/59), erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakındırmaları, iffetlerini korumaları, kadınların ziynet yerlerini göstermemeleri, başörtülerini yakalarının üzerine kavuşturmaları ve bağlamaları (en-Nûr 24/30-31) istenmiştir. Gerek bu ve benzeri âyetlerin ifade tarz ve üslûbu, gerekse Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf-âdete ve sosyokültürel şartlara bağlı ahlâkî çerçevede bir hüküm olmaktan öte dinî ve bağlayıcı bir emir olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün İslâm bilginlerinin anlayışı ve asırlar boyu İslâm ümmetinin tatbikatı da bu yönde olmuştur.

İSLAM’DA ÖRTÜNME NASIL OLMALI?

İslâm’ın örtünme, iffetini koruma, gözlerini haramdan sakındırma gibi emirleri sadece kadınlara yönelik olmayıp, hem kadınlara hem de erkeklere aynı üslûp ve kesinlikte ayrı ayrı yöneltilir, topluma da bu konuda gerekli tedbirleri alma görevi verilmiştir. Ancak örtünme konusunda kadınlara daha ağır bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Fakat bunu İslâm’ın kadına daha az değer verdiği, kadını sosyal hayatta geri plana ittiği şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Aksine bu kabil hükümleri İslâm’ın kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Zaten utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.

İslâm’ın aslî kaynaklarında erkek ve kadının örtünmesi ilke olarak konmuş, İslâm bilginlerinin de ortak görüşleri kadınların el, yüz ve ayakları hariç örtünmeleri, erkeklerin de diz kapağı ile göbekleri arasını örtmeleri gerektiği üzerinde ağırlık kazanmıştır. Ancak örtünmenin renk, üslûp ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkânlarıyla bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır. Bu itibarla, asıl amacın kadın ve erkeğin iffetli ve meşrû bir hayat yaşamaları, aşırılıklardan, tâciz ve tahriklerden korunmaları olup, örtünme de bu amacı gerçekleştirmede önemli bir araç sayılmıştır.

KUR’AN VE HADİSLERDE KADIN

İslâm, erkeğin ve kadının karşı cinse olan ihtiyaç ve temayülünü tabii bir vâkıa olarak karşılamakla birlikte (Âl-i İmrân 3/14; er-Rûm 30/21), bunun meşrû bir zeminde, düzen ve ölçü içinde gerçekleşmesini gaye edinmiş, hem bireylerin hem de toplumun ortak yararlarını koruyan bir dizi tedbir ve düzenleme getirmiştir. Bunun için de Kur’an ve hadislerde kadın, cinsel tatmin ve zevk aracı olarak değil anne, eş, evlât gibi belli bir insanî değer olarak takdim edilir. İslâm, kadının güzelliğinin ve vücudunun zevk ve eğlenceye, ticarete, cinsel tahrik ve pazarlamaya konu edilmesine de şiddetle karşı çıkmıştır.

KADINA BAKMAK HARAM MIDIR?

Kadınların örtünmesiyle ilgili dinî emirlerin yanı sıra, bir kadına kocası dışındaki erkeklerin şehvetle bakmasının haram kılınışı da (en-Nûr 24/ 30-31) bu anlamı taşır. Hatta kadının sesinin fitneye yol açacağı, bunun için de yabancı erkekler tarafından duyulmasının doğru olmadığı şeklinde klasik literatürde yer alan görüşler de bu amaca yöneliktir. Burada söz konusu edilen kısıtlama ile erkek ve kadınların bir arada yaşaması, birbirlerini görmeleri ve seslerini duymaları değil, kadın-erkek ilişkilerinde fitne, tahrik ve ölçüsüzlük önlenmek istenmektedir. Yoksa Hz. Peygamber’in ve sahâbîlerin genç ve yaşlı hanımlarla konuştuğuna dair pek çok örnek vardır. (Bk. Buhârî, “Nikah”, 6; Müslim, “Birr”, 53)

Kadınların ticaret, eğitim, seyahat, sosyal ve beşerî ilişkiler gibi normal ve sıradan ihtiyaçlar için erkeklerle sesli konuşmalarının veya örtünmesi gerekli yerlerini örtmeleri şartıyla birbirlerini görmelerinin câiz olduğu açıktır. Ancak kadın ve erkeğin sosyal hayattaki yakınlık ve ilişkisi gayri meşrû beraberlikler, kötü arzu ve planlar için bir başlangıç teşkil edecek bir boyut kazandığı zaman bu davranış kendi özü itibariyle değil, yol açacağı kötülükler sebebiyle yasaklanmış olmaktadır. Şu var ki, “fitne” kavramının devir ve muhitlere göre farklı tanım ve kapsamının olabileceği düşünülürse, kadının sesi, kadının erkeklerle konuşması ve sosyal hayata katılımı konusunda da zaman ve zemine göre farklı ölçü ve yaklaşımların benimsenebileceği söylenebilir.

KADIN TEK BAŞINA YOLCULUK YAPABİLİR Mİ?

Gerek hadislerde (bk. Buhârî, “Nikâh”, 111; Müslim, “Hac”, 413-424) gerekse fıkıh literatüründe yer alan, kadının ancak yanında kocası veya mahremi olan bir erkeğin bulunması halinde yolculuk edebileceği şeklindeki ifadeler de, yine kadını korumaya yönelik bir tedbir olarak görülmelidir. Burada yolculuktan maksat, namazları kısaltmayı veya ramazan orucunu ertelemeyi câiz kılacak ölçüdeki ve o dönemin şartlarında yaya olarak veya deve yürüyüşüyle üç gün sürecek bir yolculuktur.

KADIN MAHREMSİZ YOLCULUK YAPABİLİR Mİ?

Kadının tek başına ya da mahremi olmayan bir erkekle yolculuk etmesinin, özellikle yolculuğun hayvan sırtında veya yaya olarak, çöl, dere-tepe aşarak yapıldığı bölge ve devirlerde hem kadın hem de erkek açısından birtakım sakıncalar taşıdığı, en azından üçüncü şahısların kötü zan ve dedikodularına yol açabileceği, bunun da kadının iffet duygusunu rencide edebilecek uygunsuz bir  durum olduğu açıktır. Bu sebeple fıkıh kitaplarında kadının uzak yerlere ancak kocası ile veya kendisiyle evlenmesi câiz olmayan oğlu, kardeşi, kayınpederi gibi mahremi bir erkekle seyahat etmesinin gereği üzerinde durulmuştur.

Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde kendisine bu şekilde refakat edecek bir mahremi bulunmayan kadına haccın vâcip olmadığı hükmü benimsenirken de bu noktadan hareket edilmiştir. Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinde ise, kadının kendisi gibi birkaç kadınla birlikte bir grup oluşturarak hacca gidebileceği görüşü ağırlık kazanmıştır. Şu halde, kadının yakını olmadan tek başına veya yabancı erkeklerle birlikte seyahat edemeyeceği şeklindeki görüşleri bu zeminde değerlendirmek, kadının kişilik, onur ve iffeti için benzeri tehlike veya sakıncaları bulunduğu şehir içi veya şehir dışı yolculukları aynı grupta ele alarak öncelikle mevcut ve muhtemel sakıncaları gidermek, bu mümkün olmazsa geçici ve özel bir tedbir olarak refakatçi erkek çözümünü benimsemek gerekir.

Nitekim Hz. Peygamber de bir kadının Yemen’den Şam’a kadar tek başına güven içinde seyahat edebilmesini Müslüman toplumlar için ideal bir hedef olarak gösterir. (Buhârî, “Menakıb”, 25) Bu itibarla kadının yolculuğu konusunda seyahat özgürlüğünü kısıtlamak değil kadınların ve her bireyin güven ve huzur içinde yolculuk edebilmesini sağlamaktır. Bunun için de yolcuların emniyet ve güven içinde bulunduğu, açıklık ve belirli bir düzen içinde yapılan otobüs, tren, uçak yolculukları veya özel araçlarda yolculuk konusunda günümüzde daha hoşgörülü düşünmek mümkün görünmektedir.

KADININ GÖREVLERİ

İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı da, kadının sosyal hayata katılımı, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşır. Özetle ifade etmek gerekirse, kadının ev içinde ve dışında çalışması, ailenin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına  yardımcı olması kural olarak câizdir ve kadının böyle bir hakkı vardır. Bu konuda bir sınırlama ve yönlendirme varsa, o da kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan farklı özellikleri ve kabiliyetlerine bağlı önceliklerle ilgilidir.

Kadının öncelikli olarak işi ve görevi, ev idaresi, çocuk bakım ve eğitimidir. Erkeğin öncelikli işi ise ailenin geçim yükünü omuzlamaktır. Şartlar değiştiğinde, ihtiyaç bulunduğunda kadın ve erkeğin birbirine yardımcı  olması hatta rollerin değişmesi mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkân ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Hz. Peygamber’in, evin iç işlerini kızı Hz. Fâtıma’ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali’ye yüklemiş olması, Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve âdete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözüm görünümündedir.

Kaynak: İslam İlmihali 2, TDV Yayınları

Güncelleme Tarihi: 05 Temmuz 2019, 20:20
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER